27 Aralık 2011 Salı

Biz kendi içimizde ne kadar özgürüz ya da özgür müyüz?

İyi de biz kendi içimizde ne kadar özgürüz ya da özgür müyüz?

Toplumun bize yasakladığı veya serbest bıraktığı 4 temel duygu; öfke, korku, gülmek ve ağlamak…

Sanırım, Kendi içimizde ne kadar özgürüz, sorusunun temel yanıtı zamanla yerleşen bu duygu, düşünce ve davranışlarda başlıyor.

Çocukluğumuza bir yolculuğa çıkalım. Küçükken bir çoğumuz sormuştur annesine masumca, “Anne Allah var mı?” Neden göremiyoruz? Ne kadar yukarıda?

Benim işi biraz daha ileri götürdüğüm zamanlar da olmuştu. Canım annemin yanıtlarını hatırlıyorum: “Sus! Allah günah yazar, düşünme böyle şeyler.”

Küçükken anne babalarınızın elinden fırlayıp kendinizi yola attığınızı hayal edin. Acı bir fren sesi… Araba tam bize çarpmak üzereyken durur.

Sonrasında bizden daha çok korkmuş ebeveynlerimizin kaygıları nedeniyle attıkları tokatla biz çocuklar o anda korkumuzu unuturken, belki hayatımız boyunca unutamayacağımız bir davranış kazınır beyinlerimize. (Korksan da belli etme)
Düşünün bir kere en basitinden karanlıktan korktuğunu belli edip ışığı eşinin açmasını isteyen bir erkeğe karısı ne kadar saygı duyuyor diye.

Bu örneklerde olduğu gibi korku toplum tarafından erkeklere yasaklanmıştır, öfke ise her daim serbest. Üstelik Mevlâna’nın hoşgörüsünü, Yunus’un sevgisini tüm dünyaya yayan bir toplumun fertleri olarak. Bir gün coşkulu bir sema meclisinde, bir sarhoş dalar içeri, sağa sola bu arada Mevlâna’ya da çarparak geçer. Dostları hemen kenara çekip hırpalamak isterken, Mevlâna ”Durun” der, ”Şarabı o içmiş, sarhoşluğu siz gösteriyorsunuz”.

Çocuğumuzu kucağımıza alıp sevmenin ayıp sayıldığı yıllar ve yollardan geçmişiz… Korku gibi toplum içinde üzülmek (ağlamak) yine toplum tarafından erkeklere yasaklanan duygular istesinin en ön sıralarında her zaman. Bir baba televizyonda izlediği bir filme sessizce ağlarken kendi içindeki özgürlüğün tadını çıkarıyordur aslında.

Bir de konuya kadınlar cephesinden bakalım:

Çok mutlu olduğunda karnı ağrıyıncaya kadar gülmek isteyen kadına fısıldayan kendi iç sesi hemen hatırlatır toplumun kurallarını: Çok gülme sana o… derler. Bir Hint atasözü “gülmesini bilmeyen dükkan açmasın” derken biz kadınlarımıza gülmeyi yasaklamışızdır yine o bildik kurallar nedeniyle…

Bir taraftan hayatımızdaki kadınların güçlü olmasını isteyen biz erkekler, diğer taraftan o kadınların ağlamasını çoğu zaman normal sayarız. Ağlamak onlara serbesttir, çok gülmek yasak.

Kadınlara korkmak serbest. Öfke? Ne gerek var, biz onların yerine sinirleniyoruz ya zaten. Bu nedenle yasak.
Gösterme kadınsın, konuşma kadınsın, hatta düşünme kadınsın. Ve sonuç:

Pek çok sapkınlık bizde. Ensest bizde. Dayak, şiddet yine bizde.

Aslına bakarsanız Özgürlük bedel ödemeyi gerektirir. Kendi içimizdeki özgürlüğü ne kadar yaşayabileceğimiz de ödediğimiz bedellerle ilgilidir. Toplum tarafından ötekileştirilmek, yalnızlığa itilmek bunun en büyük göstergesidir.

Demem odur ki:
Gazetecilerin, parasız eğitim isteyen öğrencilerin, suçluluğu asla kanıtlanmamış pek çok insanın en temel hakkı olan özgürlüklerinden yıllarca mahrum bırakıldığı,
Hak almak için eylemlerin yapıldığı, biber gazlarının sıkıldığı diğer taraftan çağımıza uygun kanunların çıkarıldığı, demokratik açılımların yapıldığı günümüz Türkiye’sinde öncelikle hepimiz kendi içimizdeki özgürlük açılımlarını yapmalıyız.

Sözlerini Paul Eluard’ın yazdığı Zülfü Livaneli’den Özgürlükle bitirelim yazıyı.

Okulda defterime, sırama ağaçlara, yazarım adını
Okunmuş yapraklara, bembeyaz sayfalara yazarım adını
Geri gelen sağlığa, geçen her tehlikeye,
Yazarım ben adını, yazarım.
Bir sözün coşkusuyla, dönüyorum hayata,
Senin için doğmuşum, haykırmaya.
Ey Özgürlük.

Evren Doğru

acunn.com
Güzel Sözler - Özlü Sözler - Anlamlı Sözler - Deneme Yazıları Makale

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Güzel Sözler - Özlü Sözler - Anlamlı Sözler - Deneme Yazıları Makale