30 Eylül 2011 Cuma

Bilgi İçselleşmemişse Yoktur (3)

Bilgi İçselleşmemişse Bir Hiçtir (3)
Öğrendik, bildik, irdeledik, sorguladık... Aldığımız cevaplar, vermemiz gereken ya da bizden beklenen cevaplar mı; saf, dürüst cevaplarımız mı?

Hepimiz doğru- yanlışı öğreten elmayı yiyen Âdem’in soyundan geldik. Biliyoruz.
Sonra irdelemeye başladık. Biraz daha derin biliyoruz artık.
Ardından kendimizi sorgulamaya başladık; ya oyun halindeysek diye.
Geçen gün, yabancı bir dizinin bir sezon sonu bölümünü izledim, kabaca paylaşmak istiyorum:.
Başrol oyuncusu inleri, cinleri kovalayan bir çocuk (ilk ve son izlemem, aklımda kaldığı kadarıyla paylaşıyorum).
Bir cini yakalamaya niyetlendiği sırada kendisi yakalanıyor ve saldırıya uğruyor.
Gözünü açtığında ise evinde uyanıyor. Karşısında süper bir kadın, sevgilisi…

Ardından ne olduğunu anlamadan evden çıkıyor ve annesinin evine gidiyor, kapıda haliyle annesi. Sarılıyor sıkıca, sanıyorum ki güvenilir birisini bulmak duygulandırıyor.
Ardından etrafa bakınıyor ve her şey gönlünden geçtiği şekilde.
Kardeşi geliyor sonra, hoş bir araba ve hoş bir kadınla. Bizim oğlan pek mutlu onlar adına; kardeş bir “kaybeden” olmak yerine hukukçu olmuştu çünkü.
Bu arzuladığı düzende yaşamaya başlıyor, daha doğrusu yaşantısını devam ettiriyor da diyebiliriz.
Derken bir şeylerden şüphelenmeye başlıyor. Bazı doğru bildiklerini göremiyor hayatında ve onun yerine “arzuladığı” türden şeyler yaşıyor.

Ardından bir mekâna gidiyor, cinin ona saldırdığı mekâna. Haliyle Cin ile tekrar karşılaşıyorlar ve kaçmayı düşünürken karşısında bir bayan görüyor; cinin esiri olmuş, bağlanmış ve bir enjektörle kan veriliyor.
Kadın esir olmasına esir, ama hiçbir şeyin de farkında değil.
Hemen yanında ise boş bir askı görüyor; her şeyi hazır ve nazır ama boş bir askı.
Şüpheleniyor; yoksa burada da başka bir diyarda kendisi mi asılı?
Birden annesi beliriyor, aslında ölmüş, lakin şu an dipdiri karşısında ve o çok özlediği şefkatli gözlerle bakıyor.
Sonra kardeşi... Başarılı bir eğitim, iş ve ailenin timsali kardeşi.
Ve sevgilisi... Hayallerinin kadını onu sarıyor ve özet geçiyor; “Burada herşey senin için, bırakma bizleri”.
Adamımız ise, o sırada bu anı çok özleyeceğini bilse bile elinde bir bıçakla, uyandırıyor kendisini ve başka bir diyarda uyanıyor, kendi dünyasında. Hiç istemeyerek de olsa inlerle, cinlerle kovalaştığı, hatalarıyla dolu olan, özlediklerinden uzak hayatına dönüyor.
Çünkü kendisine karşı dürüst olmayı seçmişti; en azından ben öyle düşünüyorum.
Bir şeylerin “doğal”dan farklı olduğu bilinci, her ne kadar onun arzuladıklarını sunsa dahi, gerçekliğinden (ya da dilimize yeni giren kelimeyle realitesinden) uzaktı.
...
Pekala, BİZ e dönelim: öğrendik, bildik, irdeledik, sorguladık... Aldığımız cevaplar, “vermemiz gereken ya da bizden beklenen cevaplar” mı, saf, dürüst cevabımız mı?
Dürüst bir şekilde paylaşabiliyor muyuz başarısızlıklarımızı ya da hatalarımızı, zafiyetlerimizi? En azından kendimize...
Yoksa “Ben bunu geçtim yeğen” modunda mıyız?
Belki evet, geçtik.
Ama zihnimizi sorgulayacak olursak, verdiğimiz cevap vermeyi arzuladığımız bir cevap mı yoksa içimizden safça yükselen, tüm benliğimizin, hatta hücrelerimizin hissettiği bir cevap mı?
Zihin, siz bu sorgulamayı yaparken önce “tabi ki” diye bir cevap üretir. Yetmezse size, uyku getirir, sıkıntı bastırır, midede gaz yaratır, nac acıtır, diş ağrıtır, elektrik şalterlerini attırır, telefon çaldırır...
Odağınızın kaybolması için evrene komutlar salar ve genellikle de başarılı olur.

Peki ya bu var olma potansiyeli yüksek problemin olası çözümleri?
Bir sorumluluk kavramımız olmalı sanırım; hayatımızın sorumluluğu. Bunu kim üstlenecek pekala? Bizi doğuran annemiz mi ya da doğurtan babamız mı? Hatalı park ederek bizi sinirlendiren öndeki arabanın sürücüsü mü? Bizi bir çırak edasında yetiştiren ustamız, hocamız mı yoksa?
Yoksa bu hayatı sefasıyla, cefasıyla süren kendimiz mi?
Ya öğrenciyizdir şu an ve sınavlarımız vardır hocalarımıza karşı ya da çalışan birisiyiz ve projelerimiz, görevlerimiz var amirlerimize karşı.
İş hayatı, öğrencilik hayatı, sosyal yaşam, özel hayat... Aralarındaki ortak birkaç noktaya bakalım; BİZ e ait, kendimize, yani başrolünde biz varız ve HAYATımız.
Sınav ya da projelerimiz için bir düzeyde efor sarf ediyoruz, ama ona ya da buna yıkıyor muyuz sorumluluğu? Girdiğimiz sınavın onaltıncı sorusunu Halim cevaplamalı ya da düşük gelen maaş ödememin hesabını Ayşe sorgulamalı, sevgilimin asık yüzünü Bakkal Nuri Amca açıklamalı...
Başkalarına pasladığımız sorumlulukları, kendi üzerimize topladığımızda başkalarına dair sınavlarımız son buluyor ve kendimize dair ödevlerimiz başlıyor ki, ben buna “ilk ödevler” adını veriyorum.
Etrafımızdaki her görüntünün, bu ödevin yansıması olduğu düşüncesiyle de algı düzeyimizde değişmeler başlıyor.
Başlamak demişken, başta sorduğumuz gibi, kendimize sorduğumuzda verdiğimiz cevaplar, vermeyi arzuladığımız cevaplar mı yoksa tüm benliğimizin, hücrelerimizin tanıklığı dahilinde içimizden safça fışkıran cevaplar mı?
Elimizdeki turnusol kâğıdı*; kendimizi bu sorgudan sonra mutlu ya da huzurlu ya da sevgi dolu ya da güçlü ya da saf veya hepsi halinde hissedebiliyorsak, aradığımız sonucu verir.
Yediğimiz elmayı hazmetmişizdir artık; hücrelerimiz bile bilir bunu ve bilgi, bizde zühur ediyordur.


* turnusol kağıdı: asidik, bazik ve nötr kimyevi ortamların tespitinde renk değiştirerek sonuçlar edinmemizi sağlayan belirtici bir kağıt parçası, laboratuar gereci.
Güzel Sözler - Özlü Sözler - Anlamlı Sözler - Deneme Yazıları Makale

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Güzel Sözler - Özlü Sözler - Anlamlı Sözler - Deneme Yazıları Makale