Soru Cevap

26 Ocak 2026 Pazartesi

Güzel Anılar, Çirkin İnsanlarla Birikmez

Hayat, topladığımız anılardan ibarettir. Bazıları hafif bir esinti gibi gelir geçer, bazıları ise içimize kök salar; yıllarca taşıdığımız, soğuk bir kış gecesinde bile ısıtabilecek kadar sıcak izler bırakır. Ancak bu izlerin niteliği, onları bırakan ellerin niteliğine bağlıdır. Güzel anılar, çirkin insanlarla birikmez. Bu, romantik bir temenni değil; acı bir gözlemdir.



“Çirkin insan” derken fiziksel görünümü kastetmiyorum elbette. Çirkinlik burada ahlaki, duygusal ve ruhsal bir kategori. Başkalarının mutluluğunu kıskanan, empati yoksunu, sözünü söz bilmeyen, verdikten sonra alan, yanında olunduğunda insanı küçülten, güveni sistematik olarak aşındıran kişiler… İşte bunlar, ne kadar uzun süre yanımızda dururlarsa dursunlar,

21 Ocak 2026 Çarşamba

Toz Taneleri Gibi, El Ele Uçmak

Hayat, toz taneleri gibi savrulduğumuz bir rüzgâr. Her birimiz, kendi yollarımızda, kendi telaşlarımızda, kendi yalnızlıklarımızda dağılıp gidiyoruz. Ama bazen, o savruluşun ortasında bir şey parlıyor: bir söz, bir fikir, bir güzellik. Tesadüfen çarpıyor gözümüze, bir an için içimizi ısıtıyor. “Ne güzel,” diyoruz, ama çoğu zaman orada bırakıyoruz. O anı fark etmekle yetiniyor, geçip gidiyoruz. Peki, ya o değeri bir adım yukarı taşımak bizim görevimizse? Ya toz taneleri gibi oraya buraya saçılsak da, el ele uçmak mümkünse?




Değerli bir şeyle karşılaşmak, bir hediye gibi. Bir sokak köşesinde rastladığımız bir çiçek, bir satırda saklı bir hakikat, bir başkasının hayali. Ama bu hediyeyi sadece görüp geçmek, bir vazoya koymadan solmasına izin vermek gibi. Oysa insan olmak, o çiçeği sulamak, o

10 Ocak 2026 Cumartesi

Kimse bakmadığında kim oluyorsun?

…şimdi gerçekten yalnızım.
Telefon sessiz, kapı kapalı, ışıklar loş.
Kimse beni izlemiyor. Kimse bir şey beklemiyor.




O zaman neden hâlâ omuzlarım kaskatı, neden hâlâ yüzümde hafif bir “iyi insan” ifadesi var?
Sanki hâlâ birileri bakıyormuş gibi davranıyorum.
Bu ne kadar alışkanlık olmuş meğer.
Ne kadar derine işlemiş.

Dur… nefes al.
Bırak şu omuzlar düşsün.
Kimse alkışlamayacak. Kimse ayıplamayacak.
Tamam mı? Tamam.
Şimdi… şu an gerçekten ne hissediyorum?Biraz… huzursuzluk.
Evet, göğsün ortasında o bildik sıkışma.
Sanki bir şey itiraf etmek üzereymiş gibi.
Ama neyi?
Ne kadar zamandır bunu bastırıyorum ki?
Kıskanıyorum bazen.
Çok da belli etmeden, çok da çirkin olmadan, ama… kıskanıyorum işte.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Kibir, aslında bir tür iç çaresizliğin dışa vurumu

Benliğine söz geçiremeyen, içindeki fırtınaları dizginleyemeyen insan, en çok kibirle kamufle eder o acziyetini. Çünkü kendi iradesi zayıfsa, kontrolü dışarıda arar: Başkalarını manipüle etmek, yönlendirmek, küçümsemek, suçlamak… En kolay yol budur.


Kendi dürtülerine, öfkesine, korkusuna, arzusuna "dur" diyemeyen biri, başkalarına "sen şöylesin, böylesin" diye hüküm giydirerek kendini yüceltir. Güçsüzlüğünü itiraf etmek yerine, başkalarının iradesini esir almaya çalışır.Kibir, aslında bir tür iç çaresizliğin dışa vurumu:
  • "Ben kendime hâkim olamıyorum, o yüzden senin hayatını da ben belirleyeyim."
  • "Kendi hatalarımı göremiyorum, o yüzden seninkini büyüteyim."
Gerçek irade sahibi insan mütevazı olur. Çünkü bilir ki en zor savaş, insanın kendiyle olanıdır.

Günah, hiçbir şeyi sevmemek aslında..

Evet… Günah, kalbin yavaş yavaş donmasıdır aslında.

Sevgi göstermemek, bir insana, bir hayvana, bir ağaca, hatta kendi yaralarına bile şefkatle dokunmamak; her şeyi griye boyamak, her kapıyı kapalı tutmak.Sevgi göstermediğimiz her an, biraz daha eksiliyoruz içten. Soğuk bir odada camın buğulanmasını izlemek gibi: Dışarıda hayat akıyor, ama biz parmağımızla bile bir kalp çizmiyoruz o buğuya.



En büyük günah belki de, hâlâ sevme kapasitemiz varken susmak, uzak durmak, "aman bana ne" demek.Sevgi göstermemek, kendi ruhumuza da ihanet etmek çünkü. 😶‍🌫️Ama iyi haber: Hâlâ nefes alıyorsak, hâlâ bir "merhaba" diyebilir, bir gülümsemeyi

15 Aralık 2025 Pazartesi

Konfor alanı

“Konfor alanı kötüdür” mottosuyla, her şeyin sürekli daha iyiye, daha yükseğe gitmesi gerektiği yanılsamasına kapılanlar oluyor. Memnun olduğu işi bırakan, sevdiği şehri terk eden, sağlam giden ilişkisini birden “yeterince heyecanlı değil” diye sorgulayanlar… Bu inanç, modern hayatın pompaladığı bir tuzak aslında.


Oysa insan hayatı düz bir yükseliş grafiği değil; dalgalı bir ritmi var. Değişim dönemleri ve istikrar dönemleri birbirini tamamlar. İşler yolunda gittiğinde bu ikisi dengeli bir şekilde ardı ardına gelir.Dış dünyada büyük değişimler – yeni iş, yeni şehir, yeni ilişki – bütün enerjini adaptasyona harcatır. Beynin hayatta kalma modunda çalışır;

8 Aralık 2025 Pazartesi

İnsan neden ölümsüzlüğün peşinde koşar?

Dün gece yine aynı şeyi düşündüm: İnsan neden ölümsüzlüğün peşinde koşar?
Bilim kurgu değil, içimden gelen ham bir soru bu.




Bence ilk sebep çok basit ve çok utanç verici: Yarım kalmaktan korkuyoruz.Her birimiz, farkında olmadan, kendi hayatımızın en az bir şaheser olabileceğine dair küstah bir inançla doğuyoruz. “Benim hikâyem özel, tamamlanmadan bitmemeli” diyoruz. Çocukken çizdiğimiz yarım kalmış resimler, gençken başladığımız yarım kalmış aşklar, orta yaşta kurduğumuz yarım kalmış şirketler… Hepsi aynı korkunun küçük provaları. Ölüm ise en büyük yarım bırakış. O yüzden “daha biraz zaman” diye yalvarıyoruz evrene. Bir bölüm daha, bir sezon daha, bir hayat daha…