10 Ekim 2011 Pazartesi

Gergin iklimde aklıselim, ruhen sakin kalmanın yolları

Elif Şafak

Gergin iklimde aklıselim, ruhen sakin kalmanın yolları


7O'lerde biz hep kızgındık, şimdi bakıyorum da bugünkü gençlerin sinirleri alınmış gibi. Ne öfkeleri var, ne kimseye karşı sivri bir eleştirileri. Sadece kendi âlemlerindeler. Bu arada dünya mı yandı, Ortadoğu'da savaş mı çıktı, ne gam. Bazen kızasım geliyor ama biliyorum ki böylesi daha emin. Yoksa kafayı yerlerdi, tıpkı bizim yediğimiz gibi.....Varsın apolitik kalsınlar, daha iyi."
Böyle demişti vaktiyle 1968'li bir tanıdığım. Genç bir kız annesiydi. Elinde olmadan kendi çalkantılı ODTÜ yılları ile kızının arkadaşlarını, yeni kuşağı karşılaştırıyor; ikisi arasındaki en büyük farkın "temel bir öfke eksikliği" olduğuna inanıyordu.
Ne var ki zaman onu pek de haklı çıkarmadı. "Öfke" denilen yakıt dün olduğu gibi bugün de hayatımızın içinde, tamamen kaybolmadı. Doğu, Batı, Kuzey, Güney.... Ortadoğu, Güney Amerika, derken İspanya, Yunanistan, İngiltere, Almanya, İtalya, Amerika... Madrid, Kahire, Londra, Berlin, Seattle, Delhi, Tel Aviv... Bugünün gençlerinin kızgın ve eleştirel olmadığını kim söyleyebilir ki? Tek farkla: Duygularını-fikirlerini ifade etme ve örgütlenme biçimleri alabildiğine farklı.
Ellerinde taşlar, sopalar yerine bilgisayar klavyeleri, cep telefonları. Bildiriler basmak yerine Facebook'ta, Twitter'da örgütlenen bir başka nesil geliyor. Yakın dönemin meşhur isimlerinden, tanınmış teorisyenlerinden ziyade 19. yüzyıl filozoflarını, yazarlarını okumakta; tarihin gizli kuytularında ilham kaynağı bulmaktalar. Ve mesafeli bakmaktalar. Hem de pek çok şeye. En çok da onlara herhangi bir yarın vaat etmeyen bir gelecek fikrine.
Bir yandan büyüyen küresel ekonomik kriz, bir yandan Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da peş peşe patlak veren halk ayaklanmaları, uzmanların beklentilerini aşan bir dinamizm ve daha-öte-demokrasi arayışı, sonuçta "Arap Baharı fenomeni" coğrafyalar ötesi bir boyuta taşmakta. Henüz ne adı konuldu bu durumun, ne yeterince analizi yapıldı. Ama bir konuda hemen herkes hemfikir: Protestolar organize etmek, geniş çapta kitleleri harekete geçirmek hiç bu kadar "kolay" ve kendiliğinden olmamıştı; gündelik hayatın içinden, hiçbir özneye atfedilemeden, adeta "anonim" bir halde gelişmemişti sosyal hareketler. Siyaset denilen mekanizma hiç böylesine "sanal" yaşanmamıştı.



Peki ya Türkiye? Biz bu genel tablonun neresindeyiz? Bunca kutuplaşmanın, karşılıklı birbirimizi yanlış anlamanın yaşandığı, aynı dili konuştuğumuz halde "çeviri hatalarıyla" yüklü gündemimizde; iniş çıkış ve çalkantının bir gün bile eksik olmadığı canım memleketimde, gerginlikler ve gelgitler arasında aklıselim ve ruhen sakin kalmanın yolları nedir? Arkadaşımın kızı için düşündüğü gibi "apolitik olmak" mı?
1970'lerin ardından, 1980 kuşağının siyasete ve dünyaya karşı tamamen kayıtsız ve duyarsız bir gençlik olduğunu sanmak kallavi bir hataydı. Kolaycılıktı. Bir yanlış analizin dışavurumuydu. Zira sanıldığı gibi hepten apolitik değildi yeni gelen kuşak. Politikanın tanımıydı değişime uğrayan; tanımı ve yapılma biçimi. Arayış, daha güzel ve daha öteye geçme özlemi hiç eksilmedi yoksa. 1980'lerin, 1990'ların ve 2000'lerin gençleri, taşları şaşırtıcı bir hızla yerinden oynayan, kati olan her şeyin buharlaştığı bir dünyanın torunlarıydı. Anne babaları bu yeni düzeni idrak etse de edemese de.
"Kimlik" kaskatı bir kelime. Ne var ki hep bir kimlik ve aidiyet atfetmek peşindeyiz kendimize ve birbirimize. Bilmek istiyoruz, sahi, "kimlerdensiniz?" Cevaba göre karar veriyoruz o kişiyle ahbaplık edip etmeyeceğimize. Eğer "biz"den ise ne âlâ, "eğer "onlar"dan ise uzak dursun kapımızdan istiyoruz. Kişiliklerden ziyade yaftalar belirliyor sosyal çevremizi. İlkelerden ziyade polemikleri konuşarak vakit kaybediyoruz. Boş yere. Ve ne yazık ki herkes çok ciddi.
Ben en çok bu sarsılmaz ciddiyetten ürküyorum, kendimizi bu kadar ciddiye almamızdan. O kadim, o derin mizah duygumuz zedeleniyor. Gülemez oluyoruz hallerimize. Daimi gerginliğin ve komplo teorilerinin olduğu yerde, gülmek de güldürmek de "kabahat" sayılıyor, uygunsuz kaçıyor.
Oysa dünya tarihinden biliyoruz ki çoğulculuğunun kıymetini bilmeyen, mizah duygusu darbe gören, farklılıklara ve ötekine zahmetsiz bir hoşgörüyle bakamayan toplumlar çok şeyler yitirirler uzun vadede. Ekonomik, toplumsal ve kültürel anlamda. Bugün New York, Amsterdam, Londra, Delhi, Sydney... Tüm bu şehirlerin bir temel özelliği farklılıklarla bir arada yaşama sanatında hayli yol kat edebilmiş olmaları.
Hasıl-ı kelam, tek tek her birimizi esas sarsacak, düşünce kalıplarımızı zorlayacak olan kendimize benzemeyen insanlarla diyalog kurabilmek. Tüm ailesi ya da yakın arkadaşları BDP'li bir genç de, konuştuğu herkes Türk milliyetçisi olan bir genç de durgun bir havuzda yüzmekte.
Kürtler ile Türkler, dindarlar ile agnostikler, Aleviler ile Sünniler, türbanlılar ile türbansızlar, muhafazakârlar ile liberaller... Kutupları ve kategorileri aşan ahbaplıklar, dostluklar kurmakta zorlanıyoruz gereksiz yere. Birbirimize yabancıyız, başkasının dertlerine bigâne. Siyasetin tanımının ve metotlarının değiştiği bir dünyada ayakta kalan temellerden biri uzlaşı ihtiyacı. Kendine benzemeyeni dinleyebilmek, kamusal alanda ideolojiler üstü ortak ve ahenkli bir dil kurabilmek ve en önemlisi, gergin zamanlarda aklıselim ve ruhen sakin kalabilmek ise başlı başına bir meziyet.
Güzel Sözler - Özlü Sözler - Anlamlı Sözler - Deneme Yazıları Makale

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Güzel Sözler - Özlü Sözler - Anlamlı Sözler - Deneme Yazıları Makale