6 Mayıs 2011 Cuma

Kimileri bulamadığından harap, kimilerinin derdi ise bulduğundan kurtulmak

Eş… Hayatı paylaştığınız arkadaş. Kimi zaman aşk, kimi zaman sırdaş… Nice insanlar gördüm; kimileri bulamadığından harap ve bitap, kimilerinin derdi ise bulduğundan kurtulmak.
Bazen düşünüyorum da; anlayış ve hoşgörü eksikliğimizin ceremesini, kendimize bu kadar çektirmek zorunda mıyız? Onun; sevgilinizin veya eşinizin, bir anda çekip gittiğini düşünün… Hala vaktiniz varken, hala beraberce bir şeyler paylaşabiliyorken. Şimdi ona, onu sevdiğinizi söyleyin bence. Hayatın ne getireceği hiç belli olmaz…
Uzman Psikolog İrem Bray ile söyleşi, ilişkiler üzerine…



Sevgili veya eş ne için var olmalıdır hayatımızda?
Ben pek -meli ve -malıları sevmem doğrusu, ama yakın ilişki ihtiyacı hayatımızda hep var. Çocuklukta özellikle aile içi ilişkiler, ikinci olarak yakın arkadaşlıklar içindeki duygu paylaşımları benliğin gelişiminde etkili oluyor. Ergenlikte aile ikinci plana düşüyor, arkadaşlar ön plana çıkıyor. Bir süre sonra cinsel dürtülerinde devreye girmesi, toplumsal beklentilerle birleşince sevgili ve daha sonra eş ilişkisi gündeme geliyor.
Bugüne dek çok çeşitli nedenlerle birlikte olan insanlar gördüm. Kimisi yalnızlıktan korktuğu için, mutlu olmadığı halde ilişkiyi devam ettiriyordu. Bir başkası toplumsal beklentilere uymak için, artık zamanıdır diye aile baskısı ile evleniyor hatta çocuk sahibi oluyordu. Kimisi elde ettiği ekonomik avantajların çekiciliğine kapılmıştı.
Bence uzun süreli birlikteliklerin amacı; sizi siz olarak, her halinizle bilen, tanıyan, kabul eden, seven bir ortamda kendiniz olup, onaylanmaktır. Tabii ideal birlikteliklerde siz de eşinizi bu şekilde kabul edersiniz. Bu temel kabul ve sevgi ortamında, büyüdüğümüz ailede eksik kalan ihtiyaçlarımızı tamamlarız. Böylece eşimizle birlikte büyür, hayatı inişleri ve çıkışları ile paylaşıp iyi ve kötü günlerde birlikte oluruz. Daha sonra da yoktan bir canlı dünyaya getirip onun büyümesini desteklerken gerçekleşen mucizeye tanıklık ederiz.

İlişkilerimizde çoğunlukla birbirimize bağlı olmaktan çok bağımlı olmak istiyoruz. Neden ille de bağımlı olmak ve sahiplenmek istiyoruz? Bizi buna iten nedir?
Aslında bağlılığın olduğu ilişkilerde zamanla bağımlılıkların oluşması kaçınılmazdır; ayrıca hastalık, doğum, ölüm gibi özel dönemlerde geçici olarak bağımlılık artar. Sözünü ettiğiniz durum toplumsal olarak kadına ve erkeğe biçilen cinsel roller ve beklentilerle ilgili. İnsana ait özelliklerin bir kısmı kadınsı olarak tanımlanıp erkeklere yasaklanırken, diğer bir kısım özellik ise erkeksi olarak tanımlanıp kadına yasaklanıyor. Kadından beklenen bağımlı olmak, kendi ihtiyaçlarını ikinci planda tutmak hatta yok saymak, erkeğin ihtiyaçlarını ön planda tutarak onu yüceltmek. Erkekse hem kendisine hem de hemcinslerine bağımsızlığını kanıtlamak için baskı görüyor; yoksa kılıbık, korkak gibi tanımlamalarla alay konusu olabiliyor.
Çok anlamlı bulduğum bir Kızılderili atasözünü paylaşmak isterim: ‘Sevdiğini özgür bırak, geri dönerse, senindir; dönmezse zaten değildi’. Kadın ilişkide kendinden daha çok fedakârlık ettiği için, erkek de bağlılığı erkekliği ile bağdaştıramadığı için, kadını güvende hissettiremediği için çatışmalar yaşanıyor. Çözüm; insani duyguları kadına veya erkeğe ait diyerek yadsımadan yaşayıp ifade edebilmekte.
Bağımlı değil de bağlı bir ilişki yürütebilmek için neler yapabiliriz?
Kendinizi sevin ve kabul edin, eşinizi sevin ve kabul edin, değiştirmeye çalışmadan. Gerçek duygu, düşünce ve ihtiyaçlarınızı olduğu gibi dile getirme cesaretini her zaman gösterin ki ilişki gerçek olsun. Eşinizin de aynı şekilde kendini ifade edebileceği ortamın oluşması için üzerinize düşeni yapın. Zannetmeyin ki ne siz ne eşiniz hiç değişmeyecek! Bunu yaptığınızda birlikte vakit geçirmek bir keyif olacak ve birlikte uyum içinde değişeceksiniz; çünkü değişmeyen tek şey değişimdir.
Eski ile yeni kıyaslandığı zaman duygusal ilişkiler değişmiş gibi gözüküyor. Siz ne dersiniz?
Gençler, hayatı daha eşit paylaşıyorlar gibi geliyor bana. Erkekler yemek pişirme, ev işlerinin yapılması gibi konularda geleneksel evliliklerde olduğu gibi eşlerine bağımlı değiller. Kadınların okuma oranları ve aile ekonomisine katkıları giderek artıyor. Buna karşın boşanmalarda da bir artış var. Eskiden kadınlar ekonomik güçleri olmadığı için ihtiyaçlarının karşılanmadığı evlilikleri kolay kolay bitiremezlerdi. Erkek egemen sistem yavaş da olsa değişiyor; gençler artık geleneksel cinsel kimlik beklentileri ile sınırlanmak istemiyorlar; insan olarak her türlü duygu ve ihtiyaçlarını cinsiyet ayrımı yapmaksızın hissetme hakkını kendilerine ve birbirlerine daha çok verebiliyorlar.
Duygusal birlikteliklerdeki paylaşımların yoğun bir şekilde ifade edilmesi, ilişkiyi olumlu ya da olumsuz nasıl etkiler? Dengeli bir şekilde yapıldığı takdirde, birbirimize karşı biraz daha mesafeli olmak ve gizemli kalmak daha yapıcı olabilir mi?
Sadece sorularınızdan cinsiyetinizi tahmin edebilirdimJ. Kadınların konuşma, paylaşma, ilişkide olma, duyguları ifade etme ihtiyaçları desteklenirken, erkekler için bunlar kadınsı, sıkıcı hatta korkutucudur. Bunun nedenlerinden biri, babaların çocuk yetişmesinde pek aktif olmamaları nedeniyle erkek çocuğunun büyürken cinsiyetini annesi gibi olmama üzerine kurmasıdır.
Bence önemli olan ölçüt karşılıklı ihtiyaçların farkında olup paylaşımların uyum içinde olmasıdır. Herkesin gizli bir bahçesi vardır ve olmalıdır, ama bu eşinizin size ulaşamadığı bir duvar ise orada bir sorun var demektir, yardım almalısınız.

Evlilikte tarafların birbirini hem aşık hem eş olarak görebilmesinin önemi nedir sizce? Aşk bittiğinde kalan eşlik ve sevgi duygusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sorunuz aslında konuyla ilgili birçok toplumsal tanım varsayımlarını içeriyor. Sanırım, aşkı tensel ve duygusal yakınlık, eş olmayı da günlük yaşamın içinde evin çekilip çevrilmesi, sosyal ortamlarda birlikte olunması olarak tanımlıyorsunuz. Ve aşkın biteceği ile ilgili bir varsayımınız var.
Bu ayrımın nedeni, özellikle erkeklerde gördüğümüz bir durumdur. Birçok erkek aşık oldukları kadını eş olarak seçmekten korkarlar. Ailelerinin, özellikle annelerinin onaylayacağı bir ‘iyi aile kızı’ ile evlenmeyi tercih ederler. Oysa cinsel olarak onlara çekici gelen kadın türü çok farklı olabilir. Bu tür evliliklerde aşk zaten baştan beri yoktur. Sonra erkekler neden evlilik dışı ilişkiler yaşama eğilimindeler sorusu ile karşılaşıyoruz. Tabii bütün bunlara rağmen düşe kalka devam eden birçok evlilik var. Bunun nedeni kadın erkek rollerinin toplumsal eşitsizliği, iç dünyamızın karmaşıklığı ve evlilikten beklentilerimizin sınırlılığı diyebilirim.
Evlilikler aslında çocuk gibi özen isterler. Nasıl bir çocuğun sağlıklı gelişimi için zaman ve emek vermemiz gerekirse birlikteliklerimizi de farkındalıkla beslememiz gerekir. Sanılanın aksine aşk, zamanla biten bir şey değildir, aksine sağlıklı birlikteliklerde aşk, sevgi, eş olma hali zamanla artar. Etrafımızda sağlıklı birlikteliklerin çok olmaması nedeniyle bu tür varsayımlar ortaya çıkıyor.

Evliliklerde cinsel hayatın zamanla etkisini kaybetmesi konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Cinsellik ilişkinin bir aynasıdır. Cinsel yaşam doyumsuz ise ilişki de doyumsuz demektir. İş yerinde yaşadığımız kaygılı bir durum, aşırı yüklenme; hafta sonu ile ilgili planlarda fikir ayrılıklarını uyum içinde çözememe, farklılıkların sorun olması, ifade edilmemiş kırgınlıklar, çözülmemiş küskünlükler ve diğerleri cinselliği birebir etkilerler. Emek verilen birlikteliklerde cinsel hayat da yolunda gider.
‘Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür’ deyişini hepimiz biliriz. Bu kendimizi mutsuz etmenin yöntemlerinden biridir. Elindekinin değerini bilmek yerine hep sahip olmadıklarının güzelliğine kendilerini kaptıranlar hem yakınlarını hem de kendilerini olumsuz bir döngüye doğru sürüklerler.
Ayrıca daha önce bahsettiğim gibi bazı erkekler toplumsal şartlanmaların o kadar etkisindedirler ki eşlerine olan bağımlılıkları cinsel kimlikleri için çok tehdit edicidir. Başka bir kadınla beraber olarak kendilerine bağımsız olduklarını kanıtlamak ihtiyacı duyarlar.
Eş ile yaşanan duygusal ve cinsel paylaşımların dengede olmasının önemi nedir?
Geleneksel erkek kimliği, duygusallığı kadınsı olarak algılayıp reddettiği için paylaşımı cinselliğe odaklar. Kendini bütün olarak kabul edemediği için erkek zaten ruhen sakattır. Bu erkek yatak dışında eşine dokunmaz. Erkeklerin birçoğu bu nedenle duygularının farkında olamadıkları için ifade de edemezler. Kaygı, çaresizlik, korku gibi birçok duyguları erkekte kabul gören öfke ya da saldırganlık olarak ortaya çıkar. Bu çiftler kadının cinsel isteksizliği, erkekte iktidarsızlık gibi cinsel sorunlar yaşayabilirler. Duygusal paylaşımın eksikliği kadının ihtiyaçlarının karşılanmaması nedeniyle ilişkide sorunların yaşanmasına, ruh sağlığının bozulmasına kadar gider.
Bu yüzden kadın ya da erkek olmaktan çok yargılamadan insan olmaya odaklanırsak zaten her şey yolunda olur.

Evlenmek ve aynı evi paylaşmak… Çiftlerin bu anlamda yaşadığı sıkıntıları göz önünde bulundurduğumuzda ne gibi düşünce şekilleri onlara yardımcı olabilir?
Birey olmaktan evli olmaya geçiş zaman alır. Evlenene kadar kararlarınızı tek başınıza alırken evlendikten sonra çift olarak düşünmeye alışmak kolay değildir. Bu yüzden evliliklerin ilk yılı en zor dönem olarak kabul edilir. Bu arada tabii her iki tarafın ailesi ile ilişkilerin organize edilmesi de öğrenilmesi gereken neredeyse ayrı bir sanattır. Bu yüzden birçok ülkede çiftleri önlerindeki değişime hazırlamak için evlilik öncesi eğitimler vardır. Ben de bizim kültürümüze uyan online olacak benzer bir eğitim hazırlıyorum.
Pratik olarak önerebileceklerim; istek ve ihtiyaçlarınızın tahmin edilmesini beklemeden yapıcı bir şekilde dile getirmeniz ve esnek olarak birbirinizle uyum içinde hareket etmeye odaklanmanız olur. En önemlisi olaylara haklı haksız, kazan kaybet tuzaklarına düşmeden iyi niyetle birlikte çözüm üretebilmek, yeri geldiğinde sadece iyi bir dinleyici olabilmek…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Güzel Sözler - Özlü Sözler - Anlamlı Sözler - Deneme Yazıları Makale